Yankısızlık

Ses
Yankısını bulamazsa
Yiter ya

İnsan da öyle…

Mesut Örs

yankısızlık
Fotoğraf : Mesut Örs
Reklamlar

Gezi Üzerine Akademik ve Şiirsel Bir Çalışma : Sanki Devrim

 Düğmesiz Teori 

Malumunuz, her hareketin arkasında bir buton aranır ülkemizde. Hesapta olmayan, öngörülmeyen bir hareketlenme olduğunda, bir eylem yapıldığında; hemen “düğmeye kim bastı” tartışmaları başlar, devlet büyükleri “biliyoruz düğmeye kimin bastığını” diye açıklamalar yapar, tartışma programlarında“düğmeye kimin bastığı, neden şimdi bastığı, zamanlaması” vb tartışılır günlerce. Oysa hiçbir düğmenin çapı halk hareketlerini açıklamaya yetmez.Siz de eğer düğmelerle yetinmeyip yaşanan gelişmeleri gerçekten anlamak için kafa yoruyorsanız, size hitap eden yeni bir kitapçıktı; Sanki Devrim. Continue reading “Gezi Üzerine Akademik ve Şiirsel Bir Çalışma : Sanki Devrim”

“Artık Herkesin Bir Hikayesi Var” Sahnede

“Ay kocaman, at kara

Torbamda zeytin kara

Bilirim de yolları
Varamam Cordoba’ya.”
Önce sahnenin köşesinden Lorca’nın sözleri yükseliyor ve hep bir ağızdan söylenmeye alıştığımız Livaneli bestesiyle dokunuyor herkese. Sonra sahne aydınlanıyor ve oyun başlıyor.
Artık Herkesin Bir Hikayesi Var isimli oyun, bizi Gezi Direnişi günlerine götürüyor, o günleri de bu güne getiriyor, yarına bağlıyor. Oyunu yazan Mehmet Ferit Aka, herkesin ortak hikayesi olan GeziDirenişi ile genç bir kız olan Damla’nın Direniş içindeki kişisel hikayesini çeşitli yöntemler kullanarak harmanlamış, iç içe geçirmiş.  Damla’nın Hikayesi’nde temel anlatım biçimi dramatik oyun kurgusu. Gezi Direnişi’nin tarihsel ve evrensel boyutlarıyla anlatılışındaki temel biçim olarak ise performatif şiir sunumları kullanıldı. Sahnenin kıyısından iki müzisyen de zaman zaman şarkılarıyla oyuna katıldılar ve ortaya çeşitli biçimlerin aynı anda kullanıldığı bir sahne gösterisi çıkmış oldu. Continue reading ““Artık Herkesin Bir Hikayesi Var” Sahnede”

“Bizim Kızların Hepsi Aşktan Öldü”

“Bizim kızların hepsi aşktan öldü. Ölmeyenler de aşktan ölecek. Kimini gerçekten aşığı öldürdü, kimi de onu ararken yol üstünde heba oldu.”10441277_723611671039898_3939333522245382080_n
Bakmayın “bizim kızlar” dediğine, bizim kızlar dahil hepimizi anlatıyor aslında o. Uzakta, bilinmeyen bir yerde değil, yanımızda, yöremizde, sokağımızda, evimizde ve ta içimizde olandan bahsediyor.
Bir yandan Aşk yüzyılı bitti, Aşkın ömrü üç yıldır, Aslında aşk da yok diye kitaplar yazılıyor,  “amaan aşk mı kaldı canım artık, o eskidenmiş” diye muhabbetler ediyoruz ama bir yandan da hepimiz aşktan öldük işte. Ölmeyenlerimiz de aşktan ölecek. Kimimiz bunu kendi dünyasında kimselere göstermeden yaşarken, kimimiz de sokak ortasında, herkesin gözünün önünde yaşıyor. Bunun için sürekli bir savaş vermek zorunda kalarak.
Oysa sevgi, aşk, cinsellik insanın doğasında nefes gibi var olan şeyler. Nefes alıp verme doğallığında yaşanması gerekir bunların. Ancak içinde hapsolduğumuz ekonomik ve sosyal koşullar insanın insani yönlerini güdükleştirip yok ediyor ve bırakalım insan doğasının insani sosyal gereklerini yaşamayı, canlı kalabilmek için gereken hava, su gibi ihtiyaçlar bile gittikçe ulaşılması daha zor metalar haline geliyor. Daha doğmadan belirlenip dayatılan toplumsal roller ve ekonomik zorunluluklar içinde insan, bir yandan yaşamını sürdürmeye çalışırken bir yandan duygularıyla, kişiliğiyle, cinselliğiyle, sosyal kimliğiyle kendini var edebilmenin savaşını vermek zorunda kalıyor. Ve çoğumuz bir yerden sonra bu savaştan yorulup sadece bir şekilde yaşamı sürdürebilme çizgisinde tüketiyoruz ömrümüzü.
Kendini kendi doğası içinde ifade etmeyi bu kadar engelleyen toplumsal ve ekonomik sistem, erkek egemen yapısıyla özellikle kadınlar üzerinde ölümcül derecede ağır bir baskı aracına dönüşüyor ve bu baskı trans kadınlar üzerinde daha da ağırlaşarak artıyor. Öyle ki; sesini duyurabilmenin tek yolu çığlık atmak, yaşamını sürdürebilmenin yolu bedenini satmak oluyor çoğu zaman. Kanayan yerlerini şarkılarla sarmalayıp her daim ölüm cebinde yaşamayı öğreniyorsun. Kadınlar, Aşklar, Şarkılar; işte böyle bir yaşamayı anlatıyor. Böyle yaşadığımızı… Continue reading ““Bizim Kızların Hepsi Aşktan Öldü””

Kahvaltıda İntihar

Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem

Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı

Cemal Süreya

“Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı”demiş Cemal Süreya. Yalnız bu kez tam da kahvaltı öncesi, “1000’e kadar sayacağım ve kendimi öldüreceğim” diyen biri var sahnede. Evet, eğer mutluluk varsa bunun gözle görülür şekilde ortaya çıktığı ortamlardan biridir kahvaltı. Yalnız tersi de geçerlidir. Bir sorun, bir dargınlık, kırgınlık, bir mutsuzluk hali varsa bunlar da elle tutulur derecede ortaya çıkar kahvaltı anında.

Bahsettiğim sahne Kahvaltı Da Bittiisimli oyunun başında. Farabi Sahnesi’nin sergilediği oyun;  Eugene O’Neill (1888-1953) imzalı Kahvaltıdan Önce oyunuyla,  Peter Turrini‘ninNihayet Bitti isimli oyununun birleştirilip uyarlanmasından oluşmuş.

Amerikan Tiyatrosu‘nun kurucularından sayılan Eugene O’Neill, 1916’da yazdığı Kahvaltıdan Önce oyununda, eşi işsiz bir yazar olan bir kadının özellikle maddi sıkıntılardan dolayı bitmek bilmez şikayetlerini ve sonunda eşinin kahvaltıdan önce intihar edişini sergiler. Avusturya Tiyatrosu‘nun yaşayan önemli yazarlarından Peter Turrini ise ilk kez 1997’de sergilenen Nihayet Bitti isimli oyununda, intihar etmeye karar vermiş popüler bir gazeteciyi anlatır. Onun intihar kararı maddi sıkıntılardan vb değil; sürekli her dönem, her konuda rüzgar nereden esiyorsa oraya dönmekten artık gerçeği kaybedip, tek gerçek şeyin ölüm olduğuna inanmaya başlamasındandır.
Continue reading “Kahvaltıda İntihar”