Şeyler…

Mek’an’ın sözsüz tiyatro oyunu Şeyler’de, “Modern hayat” içinde bir ilişkinin ve insanların “şeyler” arasında tükenişi, sözsüz, çıplak ve sert bir üslupla sahnede.

şeyylerr

Hayatımızda şeyler var.

Adı konulmayan, tanımlanmayan, tarif edilmesi zor olan ama hayatımızı şekillendiren, günümüzün nasıl geçeceğini belirleyen şeyler bunlar.

“Neyin var?” denildiğinde “hiiç” denilip içte tutulan ama bazen durup duruken ağlatan, bazen her şeyi kırıp dökme isteği yaratan, bazen bir gülümseme maskesiyle gizlenen şeyler…

Mek’an Sahne, özellikle ikili ilişkilerimizde kendini gösteren, hepimizin yaşadığı ama adını koyamadığı/koymadığı bu şeyleri gösteriyor bu kez. Hiç konuşmadan; gösteriyor. Continue reading “Şeyler…”

Reklamlar

“Artık Herkesin Bir Hikayesi Var” Sahnede

“Ay kocaman, at kara

Torbamda zeytin kara

Bilirim de yolları
Varamam Cordoba’ya.”
Önce sahnenin köşesinden Lorca’nın sözleri yükseliyor ve hep bir ağızdan söylenmeye alıştığımız Livaneli bestesiyle dokunuyor herkese. Sonra sahne aydınlanıyor ve oyun başlıyor.
Artık Herkesin Bir Hikayesi Var isimli oyun, bizi Gezi Direnişi günlerine götürüyor, o günleri de bu güne getiriyor, yarına bağlıyor. Oyunu yazan Mehmet Ferit Aka, herkesin ortak hikayesi olan GeziDirenişi ile genç bir kız olan Damla’nın Direniş içindeki kişisel hikayesini çeşitli yöntemler kullanarak harmanlamış, iç içe geçirmiş.  Damla’nın Hikayesi’nde temel anlatım biçimi dramatik oyun kurgusu. Gezi Direnişi’nin tarihsel ve evrensel boyutlarıyla anlatılışındaki temel biçim olarak ise performatif şiir sunumları kullanıldı. Sahnenin kıyısından iki müzisyen de zaman zaman şarkılarıyla oyuna katıldılar ve ortaya çeşitli biçimlerin aynı anda kullanıldığı bir sahne gösterisi çıkmış oldu. Continue reading ““Artık Herkesin Bir Hikayesi Var” Sahnede”

“Bizim Kızların Hepsi Aşktan Öldü”

“Bizim kızların hepsi aşktan öldü. Ölmeyenler de aşktan ölecek. Kimini gerçekten aşığı öldürdü, kimi de onu ararken yol üstünde heba oldu.”10441277_723611671039898_3939333522245382080_n
Bakmayın “bizim kızlar” dediğine, bizim kızlar dahil hepimizi anlatıyor aslında o. Uzakta, bilinmeyen bir yerde değil, yanımızda, yöremizde, sokağımızda, evimizde ve ta içimizde olandan bahsediyor.
Bir yandan Aşk yüzyılı bitti, Aşkın ömrü üç yıldır, Aslında aşk da yok diye kitaplar yazılıyor,  “amaan aşk mı kaldı canım artık, o eskidenmiş” diye muhabbetler ediyoruz ama bir yandan da hepimiz aşktan öldük işte. Ölmeyenlerimiz de aşktan ölecek. Kimimiz bunu kendi dünyasında kimselere göstermeden yaşarken, kimimiz de sokak ortasında, herkesin gözünün önünde yaşıyor. Bunun için sürekli bir savaş vermek zorunda kalarak.
Oysa sevgi, aşk, cinsellik insanın doğasında nefes gibi var olan şeyler. Nefes alıp verme doğallığında yaşanması gerekir bunların. Ancak içinde hapsolduğumuz ekonomik ve sosyal koşullar insanın insani yönlerini güdükleştirip yok ediyor ve bırakalım insan doğasının insani sosyal gereklerini yaşamayı, canlı kalabilmek için gereken hava, su gibi ihtiyaçlar bile gittikçe ulaşılması daha zor metalar haline geliyor. Daha doğmadan belirlenip dayatılan toplumsal roller ve ekonomik zorunluluklar içinde insan, bir yandan yaşamını sürdürmeye çalışırken bir yandan duygularıyla, kişiliğiyle, cinselliğiyle, sosyal kimliğiyle kendini var edebilmenin savaşını vermek zorunda kalıyor. Ve çoğumuz bir yerden sonra bu savaştan yorulup sadece bir şekilde yaşamı sürdürebilme çizgisinde tüketiyoruz ömrümüzü.
Kendini kendi doğası içinde ifade etmeyi bu kadar engelleyen toplumsal ve ekonomik sistem, erkek egemen yapısıyla özellikle kadınlar üzerinde ölümcül derecede ağır bir baskı aracına dönüşüyor ve bu baskı trans kadınlar üzerinde daha da ağırlaşarak artıyor. Öyle ki; sesini duyurabilmenin tek yolu çığlık atmak, yaşamını sürdürebilmenin yolu bedenini satmak oluyor çoğu zaman. Kanayan yerlerini şarkılarla sarmalayıp her daim ölüm cebinde yaşamayı öğreniyorsun. Kadınlar, Aşklar, Şarkılar; işte böyle bir yaşamayı anlatıyor. Böyle yaşadığımızı… Continue reading ““Bizim Kızların Hepsi Aşktan Öldü””

Kahvaltıda İntihar

Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem

Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı

Cemal Süreya

“Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı”demiş Cemal Süreya. Yalnız bu kez tam da kahvaltı öncesi, “1000’e kadar sayacağım ve kendimi öldüreceğim” diyen biri var sahnede. Evet, eğer mutluluk varsa bunun gözle görülür şekilde ortaya çıktığı ortamlardan biridir kahvaltı. Yalnız tersi de geçerlidir. Bir sorun, bir dargınlık, kırgınlık, bir mutsuzluk hali varsa bunlar da elle tutulur derecede ortaya çıkar kahvaltı anında.

Bahsettiğim sahne Kahvaltı Da Bittiisimli oyunun başında. Farabi Sahnesi’nin sergilediği oyun;  Eugene O’Neill (1888-1953) imzalı Kahvaltıdan Önce oyunuyla,  Peter Turrini‘ninNihayet Bitti isimli oyununun birleştirilip uyarlanmasından oluşmuş.

Amerikan Tiyatrosu‘nun kurucularından sayılan Eugene O’Neill, 1916’da yazdığı Kahvaltıdan Önce oyununda, eşi işsiz bir yazar olan bir kadının özellikle maddi sıkıntılardan dolayı bitmek bilmez şikayetlerini ve sonunda eşinin kahvaltıdan önce intihar edişini sergiler. Avusturya Tiyatrosu‘nun yaşayan önemli yazarlarından Peter Turrini ise ilk kez 1997’de sergilenen Nihayet Bitti isimli oyununda, intihar etmeye karar vermiş popüler bir gazeteciyi anlatır. Onun intihar kararı maddi sıkıntılardan vb değil; sürekli her dönem, her konuda rüzgar nereden esiyorsa oraya dönmekten artık gerçeği kaybedip, tek gerçek şeyin ölüm olduğuna inanmaya başlamasındandır.
Continue reading “Kahvaltıda İntihar”

Hiç Öykü : Ece Temelkuran ve Süreyya Karacabey’in metinlerinden uyarlanmış bir oyun

“Anlamak hoşumuza gitmiyordu; çünkü, anladığımız şeyleri değiştiremiyorduk.

Biz, o günlerde işte, tırnaklarımızı yemeye başladık. Birden bedenlerimiz büyüdü.

En başından yorgun ve küsmüştük.

Biz, küsmüştük.

Ne garip, oysa bir çoğumuzun adı, Çağrı, Umut, Barış, Devrim, Savaş veya Özgür’dü.

Adlarımızın anlamlarını ezberleyip sonra da unutmaya çalışarak, bedenlerimizi büyüttük.

Biz ne savaşabildik, ne de barışabildik dünyayla, ne özgürdük ne de umudumuz vardı.

İşte bu yüzden böyle öyküler yazdık, kırık ve bağlantısız.”

 

Böyle cümleler geçiyordu o kitapta.

Bütün Kadınların Kafası Karışıktırdı kitabın adı, basıldığı yıl ise 1996. Yazan da o günlerde henüz 20’li yaşlarında olan Ece Temelkuran. Ece Temelkuran o günden bugüne yine “bütün kadınların kafası karışıktır” diyor mu, yine hayata dair benzer, “kırık ve bağlantısız” öyküler kuruyor mu bilmiyorum. Ama geçtiğimiz gün Farabi Sahnesi’nde “Hiç Öykü” isimli bir oyun izledik ki; onu biliyorum. Prömiyerini izlediğimiz oyunda,  yine 20’li yaşlarında ( yazarının kitabı yazdığı yaşlarda) olan DTCF mezunu genç tiyatrocular, bu kitapta yazılanları Süreyya Karacabey’in metinleriyle harmanlayarak sahnelediler. Demek ki hayatımızdaki “kırık ve bağlantısız” öykülerin ağırlığı yine güncelliğini koruyor. Continue reading “Hiç Öykü : Ece Temelkuran ve Süreyya Karacabey’in metinlerinden uyarlanmış bir oyun”