Yolsuzluk mu, “yolunu bulmak” mı?

Yolsuzluk; bir devlet görevlisinin (en alt kademedeki bir memurdan en üst kademedeki cumhurbaşkanına kadar herkes olabilir bu görevli) bir şahsi çıkar karşılığında görev ve yetkilerini kötüye kullanmasıdır. Bir başka deyişle; halkın refahı ve genel çıkarları doğrultusunda çalışmak için kendisine verilen işi, görev, yetki ve makamı bu amaç için değil, kendi kesesini doldurmak için kullanmasıdır.

Bu durum halk arasında “normal” karşılanır. Yapmayan “enayi” olarak görülür. “Devletin malı deniz, yemeyen keriz” denir. Bunu çaktırmadan, yakalanmadan yapana “helal olsun” denir. “Yolunu bulmuş” denir.

Ahlaken “yoldan çıkmak” anlamına gelen yolsuzluğu tam tersine “yolunu bulmak” olarak görmek ahlaksızlığı onaylamaktır. Herkes bunu bilir. Ama kimse ahlaksızlığı kendine kondurmaz.  Hem ahlaksızlığı kabul etmeme hem de yapılmasını zorunlu veya doğal bir durum gibi görüp göstererek meşrulaştırma hali vardır. “İstemem yan cebime koy” tarzı bir itirazdır yolsuzluk ve rüşvet konusundaki itirazlar.

Ülkemizde böyle bir suçlamayla karşılaşan devlet görevlileri arasında çok cüzi sayıda istifa edenler oldu ama pek zorunlu kalmadıkça bu mekanizma kullanılmadı, daha çok pişkinlikle geçiştirilmeye çalışıldı.  Zamanında Süleyman Demirel “verdiysem ben verdim, devlet benim” diyerek, Turgut Özal “benim memurum işini bilir” diyerek bu pişkinliğin, bu ahlaksızlığı meşrulaştırmanın simgeleri haline geldiler. Günümüzdeki iktidarın temsilcisi olan Recep Tayyip Erdoğan ise “yavuz hırsız” misali “en çok bağıran en haklıdır” felsefesinden hareketle sürekli bağırarak bir şeyler anlatıyor.  Bir ortamda en yüksek sesi çıkarmak; “burada otorite benim” demektir. O da bunu yapıyor ve bu noktada söylediklerinde mantık aramaya çalışmak vs gereksizleşiyor zaten. Çünkü onun için şu anda sesin yüksek olması ve mümkün olduğunca çok yerde tekrar edilerek yaygaraya dönüştürülmesi mantıklı olmasından önemlidir. Mızıkçı çocuklar da öyle yaparlar. Suçüstü yakalandıklarında basarlar yaygarayı.

Mızıkçı çocuklar öyle yaptığında genelde annesi, çocuğun  haksız yere suçunu bastırmak için yaygara yaptığını bilmesine rağmen, onu susturmak için ne istiyorsa verir. Çocuk her ne yaptıysa suçunu masum ve mazur görür, olup biteni onun çocuk oluşuna verir. Biz de yapılan yolsuzlukları masum ve mazur görüyoruz, olup biteni onların iktidar oluşuna veriyoruz. İktidara kim gelse yapar, bu hükümetin yapması da normal diye düşünüyoruz. “Vay anasını, iyi götürmüşler haa!” diye sokakta, kahvede, ev sohbetlerinde bunun muhabbetini yapıyoruz. Çünkü yolsuzluk ve rüşvet, bizim nezdimizde mızıkçı bir çocuğun yaptığı yaramazlık gibi masum, mazur, meşru ve olabilir bir şeydir. Resmi bir ortamda vs bunu böyle söylemeyebiliriz ama günlük yaşantımızda, evde, sokakta, dost sohbetlerinde bu yüzümüz açığa çıkar. Yolsuzlukla ilgili “devletin malı deniz, yemeyen (domuz) keriz” diye bir atasözü, rüşvetle ilgili “istemem, yan cebime koy” diye bir deyim başka topraklarda üretilip de buraya gönderilmedi, bu sözler bizim sözlerimiz ve bugün de gayet benimseyerek kullanıyoruz. Sanki soyulan biz değiliz. Sanki orada bizden bağımsız olarak “devlet” diye bir şey var, o soyuluyor, onun olanaklarıyla keselerini dolduruyorlar, bize dokunmuyorlar. Ki Başbakan da; “Yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım; devletin kasası soyuluyor mu soyulmuyor mu?” diye kendinden menkul bir yolsuzluk yorumu getirerek kafa karışıklığı yaratmaya çalıştı.

Yolsuzlukla suçlanan bir başbakanın bu kadar aleni çocuk kandırır gibi pişkince konuşabilmesinin önemli bir dayanağı, bizim yolsuzluğu “suç” olarak görmeyişimizdir. Aynı dün Demirel’in, Özal’ın pişkin yaklaşımlarında olduğu gibi. “Ciddi bir suç” olarak görmüyoruz, çünkü “devlet benim” diyen Demirel kadar devleti kendimizle özdeşleştiremiyoruz. Devletin bizdeki yeri ya bir iş kapısı, ya asker ocağı, ya vergi memuru, ya mahkeme kapısıdır. Orada öyle bizden azade duran bir yapıdır, orada görevli olanlar vardır, fırsatını bulduklarında keselerini doldurabilirler, bu doğal bir şeydir, yarın bir gün ben geçsem veya çocuğum geçse biz de öyle yaparız diye düşünürüz. Böyle düşününce de devletin soyulmasını, devlet imkanlarının şahsi çıkarlar için kullanılmasını “ciddi bir suç” olarak görmeyiz.

Oysa halkın hayatını belirleyen devlet üzerinde en çok halkın söz hakkı vardır. Devleti, zenginlerin devleti olmaktan çıkarıp halkın devleti haline getirmek bizim ellerimizdedir. Biz yolsuzluğu ve rüşveti mazur görülmeyecek derecede ağır bir namussuzluk, ahlaksızlık olarak görmedikçe, affedilmeyecek derecede bir suç olarak görmedikçe, politikacıların keselerini paradan öte bizim emeğimizle, terimizle, kanımızla, genç ölülerimizle doldurduklarını görmedikçe; onlar böyle pişkin olmaya ve yüzümüze gülüp bizi büyük dertlerden kurtarıyormuş gibi görünerek bizi soymaya, kanımızı emmeye devam edecekler.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s